Mutsuzluk Değil, Sürtünme: Pluribus Üzerine Bir İrade Okuması

Mutsuzluk Değil, Sürtünme: Pluribus Üzerine Bir İrade Okuması
Bir insan profili var benim sınıflandırdığım. Hayatın onlara borcu olduğunu düşünüyorlar. "Madem buradayız tadını çıkarmalıyız" gibi bir mottoları var, ağızlarından bu sözcükler dökülmese de. Mümkün olduğunca çok deneyimi yaşamak istiyorlar. O kadar empatik bir insan değilim ama sanki bu insanların kendi kendilerine kalmaktan da bir çekinceleri var. Bir de sahip olmak konusu var. Sahip olma potansiyeli çok kıymetli bu arkadaşlar için, çok mutluluk verici. Ama gerçekten bir eşyanın derinine inme, ona fazlaca bir ilgi gösterme sabrı belki de bu insanlarda olmadığı için, sahip olunca yeteri kadar takdir etme ve benliklerinin bir parçası yapmak gibi bir süreçleri de yok. Sahip olmak da bir deneyim ve yaşanıp bitiyor maalesef.
Mutluluk Nedir? Neden Bir Amaçtır?
Aslında bazı hormonların salgılanması ve beynimizin ödül hissiyatına girmesi bu süreç. Evet, çok materyal bir açıklama ama devam ediyorum. Böyle bir mekanizmamız var çünkü türümüzün hayatta kalması için bazı davranışların biyoloji tarafından ödüllendirilmesi gerekiyormuş. Kolay tüketilecek tatlı bir şey mi gördük? Bu kadar ucuz kaloriyi bir daha nerede göreceğiz, "ye gitsin!". Manzara izlemek bizi mest mi ediyor? Atalarımız yırtıcıları kontrol etmek, su kaynaklarını fark edebilmek için belki de sürekli manzara izlemek zorundaydı. E doğal olarak bundan hoşlanan atalarımız daha fazla hayatta kaldı. Eskiden kabileden mi ayrıldınız, tek başınıza devam etmek imkansız gibiydi. Belki de bu yüzden dedikodu yapmak hoşumuza gidiyor. Sosyal olarak farkında olma güdüsü bize haz vererek tek kalmamızı engelliyor. Hatta bebekleri tatlı bulmamızı bile buraya ekleyebilirim.
Ama bahsetmek istediğim bir haz grubu daha var. Literatüre hakim değilim, şimdilik buna kendim "derinlik hazzı" diyeceğim. Bunu "kontrol etme", "iradeyi yansıtma" ya da "anlam arayışı" başlıklarında toplamak istiyorum. Kişinin gerçekten kendi olmaya başladıktan sonra, kendini gerçekleştirme ödülü olarak aldığı bir haz. Gerçekten bize hitap eden müziği bulmak, "Başkaları cehennemdir" iken başka birisinde gerçekten kendimizden bir şey bulabilmek... Gerçekten o an başka bir şey yapmak istemeyeceğimiz o "şeyleri" keşfedebilmek... İşte bunlar bize bu kaotik dünyayı kontrol ettiğimizi hissettirir. Eğer üretim süreci de dahilse, sonsuzluğa varma hissi bizi çok gıdıklar, irademizi evrene imza olarak attığımızı hissederiz. Aynı zamanda bir gün daha yaşamak için bir sebep verir bize. Başkaları söylediği için değil, biz o anlamı kendimiz bulduğumuz için. Böylesi belki de daha ikna edicidir. (Not: Evet buradaki hazlar da biyolojik ama kökenleri daha farklı, kıvranarak anlatmaya çalıştığım bu aslında.)
Üst paragrafta anlattığım hazların daha ucuz, sonrakilerin ise daha pahalı olduğunu düşünüyorum. İkinci kısımla karşılaşma fırsatı az bulan ya da o maliyete henüz katlanamayan insanların, ilk hazlarla tembel ama güçlü bir ilişki kurduğuna inanıyorum. Moda, trendler, popüler kültür bu şekilde bence kitleleri sürüklüyor peşinden. Sürekli gezmek isteyen arkadaşınız 2 günde 7 Avrupa ülkesi geziyorsa, ileride bir şehirde 1 ay geçirmek istediği o güzel geleceğin kendisine henüz sunulmamış bir armağan olduğunu düşünüyorum.
Biyolojik Zaafımız ve Pluribus
Bu biyolojik açığımızı sadece pazarlamacılar değil, hikaye anlatıcıları da fark ediyor. İşte Vince Gilligan'ın Pluribus'ta kurduğu dünya, tam da bu biyolojik zaafımızı "hackleyen" bir sistem üzerine kurulu. Dizideki karakterlerin çoğu (çok da karakter yok evet, kastettiğim iki ana karakter dışındaki insanlar), yukarıda bahsettiğim "biyolojik rüşvetlere" (ucuz hazlara) teslim olmuş durumda. Sistem onlara, anlam aramak gibi "pahalı" bir maliyete girmeden, sürekli dopamin vadediyor.
Pluribus dizisinde insanların neredeyse tamamı enfekte oluyorlar. Beyinleri birbirine bağlanıyor, bireyselliklerini kaybediyorlar, "Biz" oluyorlar. Bedenleri, beyinleri değişmese bile, dünyadaki tüm kolektif bilgiye sahip olsalar bile, konuşurken "ben" zamirini kullanmakta zorlanıyorlar. Bu kolektif zihin (Hive-mind), günümüzün LLM'lerine de korkutucu derecede benziyor. Her şeyi biliyor, veriyi mükemmel işliyor ama "hissetmiyor". Carol'ın manuel yaşamı ile kitlenin bu otomatik yaşamı arasındaki çatışma, aslında dizinin kalbi. İzlerken sürekli bu Hive-mind <> LLM benzeşmesi beni düşündürdü ve diziyi bir katmanda daha değerlendirerek keyif aldım. Bunun üstüne de bir okuma yapmak istiyordum ama yaratıcısı Gilligan diziyi AI hype'ından önce yazdığını söyledi. Zaten öyle okusak bile bir çıkarım yapabilir miyiz emin değilim. Sadece dizi, üstüne izlerken düşünecek bir katman daha verdiği için memnunum ve paylaşmak istedim. Gilligan'ın yorumunu aşağıya bırakıyorum:
"Ben bu hikayeyi yazarken AI bu kadar gündemde değildi ama şu anki durumla mükemmel bir paralellik kurduğunu inkar edemem. Dizideki 'Hive-Mind', aslında insanlığın tüm bilgisini elinde tutan ama yaratıcılıktan ve ruhtan yoksun devasa bir veri tabanı gibi. Tıpkı şu anki yapay zeka gibi; her şeyi biliyor ama 'hissetmiyor'."
Enfekteler dışında kalan 13 kişi ise bildiğimiz insanlar. Bazıları ucuz hazların peşinden gidiyor. Bu da kendilerini Hive-mind'dan birisi olmaya veya bir oteli kapatıp harem kurmaya itiyor. İzlerken ya "Bu eleman insan olarak kalmayı hak etmiyor" ya da "Bu potansiyeli, bu nimetleri gerçekten böyle mi harcıyorsun vizyonsuz herif!" diye serzenişte buluyorsunuz kendinizi. Bence dizi insanın kendi yolculuğunu yapma gücünden eksik olmasını, herhangi biri olmasını eleştiriyor. Karşı taraf ne kadar parlak olursa olsun, insan olmanın biricikliğini ve maliyetini söylemeye çalışıyor.
Carol ise bizim "insan" insanımız. Hepimizin etik ikilemlerine düşüyor. Onlardan sırf kendisi için kocaman marketi açmalarını isteyince, müthiş bir haz duyuyoruz. Buna hakkımız olduğunu düşünüyoruz. Sahip olduğumuz bir şeyin elimizden alınmasına karşı çıkıyoruz. Aşırı ucuzlayan ilk bölümdeki hazlar bizi o kadar tahrik ediyor ki, biz de Ferrari ve uçak hayalleri kuruyoruz. Ama sonra "Nereye kadar?", "Ben burada ne yapıyorum?" soruları başlıyor ve biraz da bireyselliğimiz tehdit altına girince kapımıza bir atom bombası çekiyoruz. Çünkü pahalı hazları deneyimlemiş bir insana sürekli ucuz haz tüketmek eksiklik olarak gelir.
Mutsuzluk mu, Sürtünme mi?
Carol "dünyanın en mutsuz insanı" olarak pazarlandı. Bence burada büyük bir kavram kargaşası var. Hali vakti yerinde, ailesini kurmuş biri olarak ben bile Carol’dan daha "mutlu" sayılmam. Mutlu olmak bir sonuç değil, hayatı yorumlayışımızın bir yan ürünüdür. Çocukların o tasasız neşesiyle, yetişkinlerin ağırlığını karşılaştırın. Ben aradaki farka "mutsuzluk" değil, "sürtünme" demeyi tercih ediyorum.
Çocuklar veya Hive-mind karar verirken sürtünmüyor; çünkü ahlak kuralları net, yolları determinist. Ama Carol tercih ediyor, yani irade gösteriyor. Marketten hangi cipsi alacağını seçerken bile, diğerinden vazgeçmenin ağırlığını taşıyor. Kendi olma çabamızın verdiği bu "yorgunluğu", mutsuzluk olarak okumayı reddediyorum! Bu bağlamda Carol gerçekten sıradan bir insan; sadece kendi anlam arayışını inşa etmeye çalışıyor. Bu PR stratejisi çok hoşuma gitmedi. Carol havalı ya da sempatik değil, evet biraz inatçı. Ama onu kahraman yapan şey de tam olarak bu; sadece insan olması.


Yorumlar (0)
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!
Yorum yapmak için giriş yapmalısınız.
Giriş yaptıktan sonra bu yazıya yorum bırakabilirsiniz.